Sinema Kulübünde, Paolo Sorrentino’nun yönettiği 2013 yapımı Oscar ödüllü Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza) filmini izledik. Film üzerine tartışırken; etkileyici bir sahne üzerinde durduk.
“Baş karakter Jep, kendisini mükemmel bir anne ve başarılı bir entelektüel olarak pazarlayan arkadaşı Stefania’nın, tüm yalanlarını ve ikiyüzlülüğünü herkesin içinde yüzüne vurduğu sahne.”
Tartışma sırasında, genel kanı; Jep’in, Stefania’nın, yalanlarını ve ikiyüzlülüğünü; cesaretle yüzüne vurmakla doğru bir şey yaptığı yönündeydi.
Tartışma sonrasında eve giderken bu sahne ve tartışması kafamı kurcalamaya başladı.
Jep, gösterdiği davranışla, “Hepimiz buradayız, hepimiz birbirimize yalan söylüyoruz!” mesajını veriyordu.
Düşünmeden edemedim. Stefania’yı yerle yeksan etme hakkını nereden alıyordu?
Bir yazar olmasından mı? Sosyal statüsünden mi? Tarihin kendisine verdiği yüce bir görevden mi?
Kuşkusuz, sinematografik açıdan, bu davranış sergilenmeseydi; sahne sıradan ve dikkat çekmeyen bir sahne olarak kalırdı. Üzerinde tartışmazdık. Ben de bu yazıyı yazmazdım. Yönetmen bizleri düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirmekte çok başarılı.
Benzer bir sahne, Hesse’nin “Bozkırkurdu” romanında da bulunuyor. Kişiliğinde vahşi bir kurdun bulunduğuna inanan “Haller” karakteri; Bir profesör ve eşini ziyarete gidiyor. Sohbet nazik bir şekilde sürerken; “Bozkırkurdu” ortaya çıkıyor ve ev sahiplerinin tüm yapmacık hallerini ve bilgisizliklerini yüzlerine vuruyor. Odada bulunan bir Goethe büstünün yapmacık ifadesinden başlayarak… (s76-77)
Haller bu hakkı nereden alıyor?
İçinde yaşattığı Bozkırkurdundan mı?
“Jep” ile bir tanışıklığı mı var? Ondan mı cesaret alıyor?
Günümüz sistemi, en parlak, en sorgulayıcı ya da en yaratıcı kişileri değil; düzene uyum sağlayan, sorun çıkarmayan ve ortalamayı temsil eden kişileri öne çıkarıyor. Darwin de evrim teorisinde; “hayatta kalmanın” sırrı olarak bunu vurguluyor!
Kırıcı olmamak adına; hayatta kalabilmek adına, gerçek düşüncelerimizi her zaman açıkça dile getiremiyoruz. Sol sütuna* atıyoruz. Adeta halının altına süpürüyoruz ya da süpürülüyoruz!
Nazik ve anlayışlı davranmayı tercih ediyoruz.
Sorgulamaktan, seçicilikten kaçınıyoruz. Ya da öyle görünmeyi yeğliyoruz.
Karşılaştığımız kişilerin ya da toplulukların genel standartlarına uyumlu davranıyoruz.
İçimizdeki bozkırkurdunu, ilkel beynimizi dizginlemeye çalışıyoruz.
Milyon yıllar alan evrimimizin kazandırdığı insancıl yanımızı kullanarak.
Sosyal varlıklar olarak yaşamı sürdürülebilmemiz için gerekli olanı tercih ediyoruz.
Giderek vasatlığa doğru çekiliyoruz.
Sonuçta, farkında olarak ya da farkında olmaksızın vasatlığı tercih ediyoruz.
Ne yaman çelişki değil mi?
Gerçek düşünceleri ifade etmek için kıpırdayıp duran ilkel/hayvansı beynimiz bir yanda duruyor, milyon yıllık tekamülü ile bilinçli beynimiz bir yanda!
İçimizdeki kurt, her şeyi kırıp dökmemiz ve sonunda büyük bedeller ödememizi istiyor.
Bilinçli beynimiz de durup-düşünüp, duruma uygun bir davranış seçmemizi.
Tuhaf olan evrime ihanet etmeyip, durumsallığı seçtiğimizde; Vasatlığın İktidarına** prim veriyor oluşumuz…
Uzaklardan Cyrano De Bergerac’ın sesi duyuluyor. ***
Istranca Dağlarından püfür püfür esintiler geliyor ****
Fatih Sütçüler 02.07.2026, İzmir
* Psikolojide bir kavram. Zihnimizde iki sütun var. Söylediklerimiz sağ sütunda. Düşünüp te söyleyemediklerimiz gizli sol sütunda.
** Alain Deneault’nun Vasatlığın İktidarı kitabına gönderme
*** Edmond Rostand’ın eseri Cyrano de Bergerac‘ın meşhur, “İstemem Eksik Olsun!” tiradına gönderme.
**** Sabahattin Ali’nin Anısına